Etiketler

,

Ahlak Argümanı

Teistik düşüncenin en sık görülen formlarından biri ahlak ve Tanrı kavramlarının yakından ilişkili olduğu şeklindedir. Bu düşünüşü rehber alan “Ahlak Argümanları”nı 3 başlık altında inceleyebiliriz:

1-Tanrı’yı ahlak kurallarının belirleyicisi olarak görenler yani “Divine Command Theory” savunucuları. Bunlar ahlaki kuralların tam anlamıyla tanrının özgür iradesi tarafından belirlendiğini savunurlar.

2-Ahlaki davranışın varlığından hareketle tanrıya ulaşanlar. Bu grup Divine Command savunucularından daha ılımlı bir tavır içerisindedir. Yaptıkları şey “ahlaki davranış”ın ve “vicdan”ın doğal olmayan bir kaynak tarafından insana yerleştirildiğini savunmaktır. Onlara göre tanrısız bir evrende ahlaki güdülerin gelişmiş olması tuhaf olurdu.

3-Ahlaki sorumluluğun sadece tanrının varlığı halinde var olabileceğini savunanlar. Bu kitleye göre tanrı yoksa insan davranışı sadece fiziksel ve kimyasal öğelerin toplamından ibarettir. Yani özgür irade bir illüzyondur. Dolayısıyla ahlaki davranışın gerçekten var olabilmesi için tanrının ve davranışlarımızdan sorumlu olmamızı sağlayan madde dışı bir öğenin (ruhun) var olması gerekir.

Şimdi bu düşünüşleri tek tek irdeleyelim:

Divine Command ve Euthyphro’nun İkilemi

Tanrı’nın ahlaki kuralların nihai ve keyfi belirleyicisi olduğu düşüncesinin –yani Divine Command’in- en yaygın ve güçlü eleştirisi Platon’un Diyaloglar’ında işaret ettiği (Euthyphro’nun İkilemi olarak bilinen) şu soruya dayanmaktadır:

“Bir şey tanrılar onu istediği için mi iyidir? Yoksa iyi oldukları için mi tanrılar tarafından istenir?”

Bu soru “Divine Command” fikrini ne açıdan zora sokmaktadır? Şu şekilde: Eğer ahlak kuralları tamamen tanrının keyfi belirlemesinin sonucuysa, teist taraf kazdığı kuyuya kendisi düşer. Çünkü ahlak kuralları tamamen “keyfi” bir şekilde seçilmektedir. Söz gelimi çocuk tecavüzü tanrı bunun doğru olduğunu söyleseydi doğru olacaktı. Yok eğer ki “Tanrı böyle bir şeyi istemezdi.” derseniz sorunu çözemezdiniz. Çünkü tanrının ahlak kurallarını belli bir nedenle seçtiğini ima ederdiniz. Dolayısıyla ahlak ilkeleri nihai bir şekilde tanrı tarafından belirlenmemiş olurdu. Tanrı’nın kendisi dışında bir ahlaki referans noktası olduğu görülürdü ve Divine Command anında absürtleşirdi.

Divine Command’in ikinci güçlüğü “Tanrı sonsuz iyi olandır.” şeklindeki klasik düşünüşün anlamsızlaşmasına sebep olmasından kaynaklanır. Eğer ki tanrı sonsuz iyiyse ve iyinin ne olduğuna tamamen keyfi bir şekilde karar veriyorsa, her durumda iyi olacaktır. Şu anda davrandığının tamamen zıttı bir şekilde davransaydı dahi iyi olacaktır. Bu durumda anlamlı bir “Tanrı iyidir.” önermesinin varlığı imkansız hale gelir.

Ahlaki Davranış Güdüsünün Varlığından Hareketle Tanrı’ya Ulaşanlar

Bu kitle daha çok Kant’ın bakış açısına sahiptir: “Aklımda merak, şüphe ve saygı uyandıran iki şey vardır. Üzerimde parlayan gök ve içimdeki ahlak yasası.”. Özellikle “vicdan”ın varlığı, yani kimse görmese bile yaptıklarımızdan pişmanlık duyabiliyor olmamız, onları çok etkiler. Ahlakı Tanrı’yı kanıtlamaktan ziyade tanrıya götüren bir referans olarak görürler. Hatta muhtemelen Fichte’nin Ateizm’i “Evrensel ahlak yasasını reddetmek” olarak tanımlamasına da yakınlık göstereceklerdir.

Peki, buna cevap verirken ne kullanmalıyız? Savın bu versiyonunun “kanıt” olma iddiasında olmadığını düşünürsek yapmamız gereken şey ahlakın doğal şartların sonucu olan bir içgüdü olduğunu gösteren tutarlı bir evrimsel senaryoyu sunmaktan ibarettir.

Başlayalım. Ahlak neden evrimin “kayıracağı” bir güdü olsun ki? Sonuçta “güçlü olanın ayakta kalması”ndan bahsetmiyor muyuz? Gücünü kullanarak diğer canlıları “kaba kuvvetle alt eden” canlılar, evrilmek zorunda değil miydi?

Kısa cevap “hayır”. Bu evrimle ilgili yaygın bir yanlış anlamadır ve uç noktalarda kişiyi Sosyal Darwinizm’e götürebilir.

Evrimsel anlamda “güç” kaba kuvvetten ibaret değildir. Sinsilik, tür içi iş birliği, kamuflaj ve daha pek çok yeti üreme yeteneğine pozitif etkide bulunur. Doğa bir savaş alanıdır ama bu savaş tek yönlü bir savaş değildir. Böyle düşünmek uluslararası mücadeleyi askeri mücadeleden ibaret görmekten farksızdır. Ülkeler birbirleriyle iş birliği yaparlar, ticaret anlaşmaları imzalarlar… Bunun evrimsel muadilleri de “ahlak”ın kaynağı olan seçilim baskısını doğurmuştur. Gerçi politik ilişkilerde samimiyet bir zorunluluk değildir ama evrim “gerçekten ahlaklı olan” canlılara giden yolu seçmiştir. Bunun sebebi “ahlaklı taklidi yaptığı belli olan” bireyin tespit edildiği zaman kaybedeceği yüksek bedellerdir.

Ahlakın evrimsel avantajlarına gelecek olursak:

1-İşbirliği, diğer düşmanlardan korunabilmenizi sağlar. Bulunduğunuz popülasyonun diğer bireylerinin yakın akrabanız olmaları ihtimali yüksek olduğundan sizdeki genlerin bir kısmının da yayılmasını onlara iyi davranarak ve onları koruyarak sağlama alabilirsiniz.

2-Üreyecek partner bulma zorunluluğu vardır. Diğer cinsiyetten bireylere iyi davranmak, onlarla paylaşımda bulunmak bu ihtimali çok yükseltecektir.

3-Zor durumdaki diğer bireylerle paylaşımda bulunmanız, sizin düştüğünüz zorluklar halinde bu muhtemelen hatırlanacaktır -kilit nokta aynı durumun diğer bireyler açısından da geçerli olmasıdır- ve diğer bireyleri size yardım etmeye özendirecektir.

4-Sosyal hiyerarşide sürekli diğer bireylere kötü davranan canlılar var olamayacaktır. Üreme kapasiteleri ya çok az olacaktır ya da üreyemeyeceklerdir. Öte yandan tam anlamıyla “iyilik meleği” olmak da kararsız bir stratejidir çünkü sürekli diğerleri tarafından sömürülmekten kaynaklanacak üreme gücü kaybı söz konusu olacaktır. En kararlı strateji “kısas”tır. Size iyi davranıldığı sürece kötü davranmak için bir neden olmayacaktır.

5-Sürekli saldırgan davranışlarda bulunan bir birey üreme ve beslenme için harcaması gereken enerjisini gereksiz eylemlere yöneltmiş olacağından dolayı üreme başarısını düşürecektir.

Örnekler çoğaltılabilir. Ahlaki davranışın “doğal bir sebebi olamayacağı” şeklindeki varsayım evrimsel biyoloji sayesinde temelden yoksun bırakılmıştır. Ahlak istisnalar haricinde “gerektiği kadarını” karşılayacak şekilde evrilmiştir ve kültürel faktörlerle biçimlendirilmiştir.

Şimdi lanetlediğimiz pek çok davranış eski çağlarda “normal” sayılıyordu. Zencilere uygulanan ırkçılık zamanının en büyük aydınlarından onay görüyordu, insan kurban etmek ve yamyamlık çok değil birkaç bin yıl önce sıradan uygulamalardı. Eğer ki içimizde tanrı tarafından verili bir ahlak yasası varsa bu yasayı “sürekli olarak düzenlemeye tabi tuttuğu” söylenebilir. Yanlış ahlakımızdan kaynaklanan onca trajediyi önlemek için neden harekete geçmediği ise irdelemesini sonraki yazılarda yapacağımız “Kötülük Problemi”nin kapsamına girmektedir.

Nihai Ahlaki Sorumluluğun Teminatı Olarak Tanrı

“Tanrı yoksa, özgür irade de yoktur. Dolayısıyla ahlaki sorumluluğun var olması için Tanrı da var olmalıdır.”

Bu düşünüşün içerdiği yanlış çok temeldir. Hatta bu “kanıt”ın (gerçekten bir kanıt değildir) bir çeşit üste çıkma çabasından başka bir şey olmadığı söylenebilir. Çünkü “ahlaki sorumluluk” Ateizm’in tutarlılığı için zorunlu değildir. Ateizm’in tutarlılığı, ahlaki davranışın gelişebileceği “doğal” bir yolu gösterdiği anda sağlanabilir.

Öte yandan özgür iradenin yokluğu Teizm için bir tehdit olmanın da ötesinde onu temelinden akıl dışı kılacak bir durumdur. Dine karşı, felsefede “defeater” denen seviyede kesin bir çürütme sağlar.

KAYNAK: http://karikpay.blogspot.com.tr/2014/01/ahlak-arguman.html

Reklamlar