Etiketler

, , , , , ,

QUENTIN TARANTINO

http://tr.wikipedia.org/wiki/Quentin_Tarantino

Quentin Tarantino, 90′ların genç Amerikan bağımsız sinema kuşağının en önemli temsilcilerinden biri olmasını ve popülaritesini filmlerindeki çapraz kurgulu anlayıştan öte, bilindik Hollywood klişelerine getirdiği parlak ve vahşi fikirlere borçlu. Popüler sinema hakkındaki bilgisinin yanı sıra ¨art-house sineması¨ hakkında da ziyadesiyle bilgili olan  Tarantino, birçok kişiye göre son modayı takip edip ağzı çok laf yapan ve kelimenin gerçek anlamını yansıtan bir hipster.

Neo-noir karakteristiğine sahip karanlık ama modern dünyaları muhiti ilan etmiş bir yönetmenin yapması gereken en önemli şey, şiddet geçmişi ve günceli ile dolu bu muhitin şiddetini estetik bir şekilde görselleştirmek. Tarantino’nun neden başarılı olduğunun sırrı da işte tam burada yatıyor: sinema bilgisi birçok insanın dudağını uçuklatacak kadar geniş olan ve müzik dağarcığı da bir o kadar büyük olan Tarantino, kendine has vahşet sahnelerini estetik bir şekilde sunabildiği için bu kadar büyük bir hayran kitlesine sahip oldu. Elbette ondan önce de “gore” filmler popülerdi, kendisi de bir ¨B-movie¨ hayranı olduğu için 70′ler düşük bütçeli Amerikan filmlerinden fazlaca esinlendi ancak bu esinlenmelerinin yanında kurguladığı çapraz, tersine veya paralel kurguları ile de modern düşmüşlerin ve gangsterlerin dünyasını izleyiciye oldukça başarılı bir şekilde sunabildi.

tarantino

Tarantino Hakkında Bilmediklerimiz:

  • ¨Video Archives¨ adında bir video kasetçide çalıştığını ve burada izlediği filmlerle sinemayı öğrendiğini hepimiz biliyoruz peki ama ya yaşını kimler biliyor? Tarantino video kasetçide çalışmaya 22 yaşında başlar, işten ayrıldığında ise 26 yaşını doldurmuştur. O günleri şöyle anlatır: ‘’22 yaş bir video dükkânında çalışmanın tam zamanı olmalı… Ama 5 yıl sonra bir kaybeden gibi hissetmeye başlamıştım. 22 tamam ama 26 başka bir şey…’’
  • Quentin Tarantino gençliğinde video dükkânında çalışırken, birçok müşterisine 1987 yapımı Au revoir les enfants (Elveda Çocuklar) filmini önermektedir. Patronu ise dili dönmediği için “herkese şu Reservoir Dogsfilmini önerip durma” diye kendisine sık sık söylenir. Tarantino ilk uzun metraj filmine isim koyarken, aklına patronu gelir.
  • Pulp Fiction’daki John Travolta’nın canlandırdığı Vincent ve Reservoir Dogs’Ta Michael Madsen’ın canlandırdığı Vic karakterleri kardeştir. Soyadları Vega olan kardeşler aynı zamanda görüntü olarak da benzer özellikler taşırlar.
  • 15 yaşında Elmore Leonard’ın bir kitabını çalmaktan tutuklanır QT. Elmore takıntısı yıllar sonra yazarınRum Punch kitabından esinlenerek Jackie Brown’u çekmesine neden olur.
  • Yıl 2003. Tarantino Kill Bill 1’i çekmek için, Sofia Coppola ise Lost in Translation için Japonya’dalar. Ne tesadüftür ki ikisinin de filmlerinde ‘’Charlie Brown’’ adında bir karakter vardır.  Elbette sadece bu nedenle değil lakin Hollywood basınında o zamanlar Coppola ve Tarantino ismi sıklıkla magazin sayfalarını birlikte eskitir. Biz bir şey söylemiş olmayalım, Mia bir şey duymamış olsun.
  • Ülkemizin güzide ekran ‘’artiz’’lerinden Didem Erol’la  çalkantılı bir ‘’aşk’’ yaşadığı haberleriyle uzunca bir süre magazin sayfalarımızda da boy göstermiş, türlü fetişlere yenik düşmüştür QT.
  • Pulp Fiction filminde,  Vincent’in 1964 Chevrolet Malibu’su gerçek hayatta Quentin Tarantino’nun kendi arabasıymış ve çekimler sırasında çalınmış.
  • Çektiği film sayısından daha çok filmlerde aktör olarak yer almıştır.
  • IQ’sunun 160 olduğuna dair bir efsane dolaşır ortalıkla lakin kendisinin de dediği gibi bu annesinin yaydığı bir söylentiden öteye gitmiyormuş. Henüz 16 yaşında okulu bırakan ve aktör olmak için yollara düşen Tarantino’nun senaryolarını yazarken bir dolu dilbilgisi hatasını editörler düzeltmekten yorulurmuş.
  • Kafamdaki tüm filmleri çekecek kadar çok yaşamayacağımı bildiğimden, her yeni filmimde hedefim çekmek istediğim bir filmi daha bitirmiş olmaktır.”
  • Vahşeti çok komik buluyorum, özellikle şu son anlattığım öykülerde. Şiddet bu dünyanın bir parçası ve gerçek hayattaki şiddetin acımasızlığı beni cezp ediyor. Gerçek hayatın şiddeti helikopterlerde, hızlı giden trenlerde boğuşan, ortalığa dehşet saçan teröristlerin şiddeti değildir. Bir lokantada yemek yiyen bir çiftin aniden tartışmaya başlamasıyla adamın kadının suratına çatal batırmasında aranmalıdır bu şiddet.”
  • Los Angeles’taki tarihi sinemalardan biri olan New Beverly Sineması Tarantino tarafından satın alınmıştır. Zaman zaman gösterim programını da kendisi yapmaktaymış.  ‘’Yaşadığım ve param olduğu sürece New Beverly orada olacaktır ve 35mm filmleri gösterecektir.’’ diyen Tarantino’nun sinema aşkına diyecek söz bulamıyoruz. Bizimkiler de örnek alsa ya?
  • Pulp Fiction’dan sonra Jackie Brown öyle çok olumsuz eleştiri alır ki Tarantino 1997-2001 yılları arasında bir süre ortadan kaybolur.  2003 yılında Kill Bill ile dönüş yapar. Ama ne dönüş!
  • Tarantino filmlerinde sadece Red Apple sigaraları içilir. Tarantino’nun hayali üretimi olan bu sigaralar her filminde mutlak suretle görünür. Sahnelerde herhangi bir markanın görünmemesine büyük özen gösterir Amerikalı yönetmen.
  • Kadın ayakları, bagajdan çekilen sahneler, sevdiği filmlere yapılan göndermeler, edebiyattan alıntılar, karakterlerinin isimlerine verdiği önem, mutlak suretle her filminde görünmesi vazgeçemediği takıntıları olarak bilinir. 

Reservoir-Dogs-poster-2

Reservoir Dogs (1992)

Kim ki Reservoir Dogs filminin bahsi geçen bir ortama adım atmıştır; o kişinin filmin giriş sekansına bir beğeni göndermesini duymadan mekanı terk etmesi zannımca mümkün değildir. Bir masa etrafında oturan, altısı müstear kullanan sekiz adamın gündelik hayata dair detayları tartışmasıyla aslında; politikadan ekonomiye, toplumsal hayattan cinsiyete bakışa kadar en temel meseleleri 7 dakikada paket edip servis eder seyirciye Tarantino. Bazılarına göre sadece bu sekans için bile kült olan filmin Tarantino’nun henüz büyük harflerle Tarantino olmadığı zamanlardan bu ilk uzun metrajı kuşkusuz en iyi işlerindendir.

Birbirini önceden tanımayan altı kişi bir elmas soygunu için bir araya getirilir ve işe konsantre olmaları için birbirlerinin geçmişini ve isimlerini bilmezler. Soygunun başarıya dönüşeceği sırada polis tarafından içlerinden birisi ölür ve bunun üzerine buluşacakları yere gelip aralarındaki olası köstebeği bulmaya çalışırlar. Tarantino’nun en çok sevdiği şeylerden olan kan, alabildiğine şiddet ve ağız dolusu küfür kıyametin yanına; sevdiği tekniklerden olan doğrusal olmayan ve beklenmedik anlarda gelen geri dönüşleri (flashback) ve de gündelik hayata dair göndermeleri de eklediğinde ortaya nev-i şahsına münhasır bir film çıkar. Sonrası sinemaseverlerin filmi kaç defa izleyip izlemeyeceğine bakar.

Filmden ilginç bir anekdot: Filmin başlangıç sekansında uzun uzun şarkısı Like A Virgin’in analizi yapılan Madonna filmi çok beğendiğini ve fakat şarkısına yapılan eleştirileri kabul etmediğini belirtmiş. 

pulp_fiction_uma_thurman

Pulp Fiction (1994)

90’lardan sonra çekilmiş en iyi filmlerden biri olmasının yanında sinema tarihinde kendine hatırı sayılır bir yer edinen Pulp Fiction (Ucuz Roman); Tarantino’nın açık ara en iyi filmidir diyebiliriz. Henüz ikinci uzun metrajında böyle büyük bir başarı yakalaması, yönetmenlik kariyeri için bir şansızlık mıdır emin değiliz lakinPulp Fiction, Tarantino filmleri içindeRezervuar Köpekleri ile birlikte özgünlüğün ve kurgu yaratıcılığının en iyi işlendiği yapımlarındandır. Daha önceRezervuar Köpekleri’ni birlikte yazdığı Oscar’lı senarist Rorger Avary ile tekrar bir araya gelip Ucuz Roman’ın da senaryosunu yazan ikili, sonrasında sıkı bir oyuncu arayışına girmiş. Tarantino’nun takıntılı olduğu oyuncular da böylelikle bir bir ortaya çıkmaya başlamış. Mia rolü için düşündüğü Uma Thurman’ı ikna etmek için saatlerce telefonda rolü anlatmak zorunda kalmış, Vincent Vega ise en başından beri aklında John Travolta rolü için düşünülmüş. Jules Winnfield rolünde Samuel L. Jackson ise yönetmenin vazgeçilmezi olmaya böylelikle başlamış diyebiliriz.

Jules ve Vincent patronları Marsellus Wallace’ı dolandıran adamları yakalamak için yola koyulduklarında paralel hikâyelerle karşımıza Bonnie & Clyde tadında birbirine aşık bir soyguncu çift çıkar. Ringo ve Yolanda tüm hengamenin içinde saf ve aptal aşık soyguncular olarak filmin iyi işlenmiş yan karakterleridir fakat paralellik bununla sınırlı kalmaz. Bir yan hikâye de Bruce Willis’in canlandırdığı boksör Butch’tur; ki Butch sanırız bu hikâyenin en talihsiz karakterlerinden biridir. Son paralel hikâye ise Vincent’ın patronu Wallace’ın eşi Mia’dır. Vincent Mia’yı patronunun isteğiyle dışarı çıkardığı bir gece, Mia ile yakınlaşır fakat Mia hiç de ‘’normal’’ bir kadın değildir. 50’ler Rock’n Roll’u temalı film, unutulmaz sahneleri ve orijinal fikirleriyle izleyiciye ‘’alışılmadık’’ bir sinema zevki sunar. Tüm bu karakterler tesadüfi paralel geçişlerle karşılaşırken ortada bir kaos ortamı vardır; şiddet, cinsellik ve argonun eksik olmadığı bu hengâmede Tarantino’nun ortaya koyduğu ‘’orijinallik’’ aslında kendisinin de çokça yinelediği gibi, sevdiği ve beğendiği film ve müzikleri kullanarak bir remixyapmasıdır. Bunu böylesine uyumlu bir kurguda kendinden bir şeyler ekleyerek yeniden-üretmede Tarantino kadar başarılı başka bir isim yoktur. Pulp Fiction’ın ve devam filmlerinin başarısı bunu kanıtlar.

Tarantino’nun şiddeti kara mizah ve alaycılık yoluyla ele alması, argonun sınırlarını zorlanması, filmlerinde yaptığı ‘’göndermeler’’ ile kendine has bir sinema dilini yaratmasını sağlamıştır. Uzun yıllarını sadece film izleyerek ve video kaset dükkânında film satarak geçiren ve sinema yapmayı filmlerden öğrenen bir yönetmenin, filmleri de ustalara saygı duruşu niteliğindedir.

Filmden ilginç bir anekdot: Vincent ve Mia’nın eve gelip, Mia’nın dans etmeye başladığı sahne Godard’ın Bande à part (1964) filmine bir göndermedir. Mia, Bande à part’ın Anna Karina’sına fiziksel olarak benzetilmiş veBande à part’daki dans sahnesi benzer bir şekilde Mia tarafından yapılmıştır. Filmin ismi aynı zamanda biraz değiştirilerek ¨A band Apart¨ ismiyle Tarantino’nun yapım şirketinin ismi olur.

kill-bill-uma-thurman-img

Kill Bill Serisi (2003-2004)

Tarantino’nun süresi uzun olduğu için bölüp iki film şeklinde gösterime sunduğu Kill Billserisi,  yönetmenin filmografisindeki dördüncü uzun metrajlı film olarak geçmektedir. Yeni Dalga’ya ilgisi malum olan Tarantino bu seride Truffaut’nun 1968 yapımı La mariée était en noir (Siyah Gelinlik) filmindekine benzer bir hikâye kurar.Uzun süre yoğun bakımda kaldıktan sonra bir anda gözleri dış dünyaya açılan ve hayata geri dönen Gelin (Uma Thurman), düğün gününü kana bulayanların peşine düşecek ve hepsini teker teker öldürmek için ant içecektir.

Şiddet sahnelerindeki “aşırılık” nedeniyle bir grup eleştirmen tarafından oldukça olumsuz yönde eleştirilen seri, gişede beklendiği başarıyı göstermiş ve Tarantino Sineması’nın takipçilerinin beğenisini kazanmayı başarmıştır. Ünlü film müziği bestecisi Ennio Morricone’nin birkaç bestesinin de kullanıldığı seri, yönetmenin Fransız Yeni Dalga akımına, spaghetti western’lere ve animelere ait bazı öğeleri oldukça ilginç bir kurguyla birleştirdiği bir çalışma olmuştur. Serinin üçüncü filminin Tarantino’nun bir sonraki projesi olduğu söylenegelmekte ancak film için henüz herhangi bir ön çalışma yapılmış değil. 

pitt_raine

Inglourious Basterds (2009) 

Tarantino’nun bir kitabı bölümlere ayırıp her birini yavaş yavaş görselleştirmişçesine çektiğiInglourious Basterds, dünya üzerinde pek çok kişiye ¨ah keşke olaydı¨ dedirtecek bir hikâyeye sahip. Beş bölüme ayrılan film genel olarak Hitler Almanya’sının Fransa’yı 1940 başlarında işgâli sırasında Yahudi avına çıkan albay Landa başta olmak üzere Nazi subaylarına suikast düzenleyecek bir grup gerilla askerin görevlerini icrasına odaklanıyor. Filmin ana hikâyesi ise Landa tarafından ailesi katledilen Shosanna Dreyfus’nün, sığındığı komşularının evinden kaçıp dört sene içinde tekrar Landa’yla ve üst düzey Nazi yetkilileriyle bir araya gelişine odaklanıyor. Paris’te bir sinema salonunu miras olarak devralan Shosanna kendisinden etkilenen bir Nazi subayının düzenlemeleri sonucu bir propaganda filminin galasına ev sahibeliği yapacağını öğrenir ve yüzlerce Nazi’nin ve hatta Hitler’in doluştuğu bir salonu yakabilecek olma heyecanına kendini kaptırır. Öncesi ve sonrası filmin uzun ve bir o kadar da keyifli anlatımı içinde saklıdır.

Tarantino’nun her filmine hem tanıdık bazı öğelerin (kan, şiddet, kara mizâh ve içten içe güldüren tesadüfler sonucu bir araya geliş hikâyeleri) hem de git gide daha da iyi anlatılıp görselleştirilen senaryoların hakim olduğunu söylemek mümkün. Filmlerinin giriş sekanslarında olabildiğince farklı şeyler denemeye çalışan Tarantino’nun bu film özelindeki 20 dakikalık giriş sekansı kanımca şu ana kadar çektiği filmler içindeki en iyi güzellemesi. Bahsi geçen sekansta seyirciye harika oyunculukları sunarken, son derece sakin görünen bir albayın üzerinden harika bir gerilim atmosferi sunuyor. Tarantino’nun yaptığı en iyi şeylerden biri olan oyuncu yönetimi (ve serbestliği belki de) konusunda da filmdeki neredeyse her oyuncu birbirlerinin performansını yukarı çekerek ve aynı zamanda birbirine nispet yaparcasına çok iyi oynuyorlar. Uzun süresine rağmen (2,5 saat) keyifli bir seyirlik ve iyi bir kurmaca için lütfen 2009 tarihli bu filmi tuşlayınız!

Filmden bir anekdot: Filmin içindeki film olan Nation’s Pride’ı filmde de rolü olan Eli Roth çekmiş. 

django-dicaprio  

Django Unchained (2012)

Django Unchained (Zincirsiz)’in genel itibariyle konusu, King Schultz isimli bir dişçinin özgürlüğüne kavuşturduğu siyahi köle Django’nun (Jamie Foxx), karısı Broomhilda’yı (Kerry Washington)  filmin kötü adamı Calvin Candie’nin (Leonardo Di Caprio) elinden kurtarmaya çalışması.

Django, mülkiyet sahibi Güneyli bir efendinin çiftliğinde karısıyla birlikte karın tokluğuna çalıştırılmaktadır. Broomhilda’yla birlikte çiftlikten kaçmaya çalıştıklarında “efendi” tarafından yakalanan Django sayısız kırbaç cezasından sonra yok pahasına başka birine satılır. Ceza olarak karısı da Candie’lere satılacaktır. Birbirlerinden ayrı düşen çift için Schultz adında dişçi ve kelle avcısı bir adamın Django’yu bulması bir kavuşma ümidi olacaktır. Üzerlerine para ödülü konulan suçluları öldürmesi için Django’yu satın alan Schultz onunla bir anlaşma yapar. Kış bitene kadar Schultz’un aradığı adamlar bulunacak, öldürülecek ve adamların kelleri üzerine konulan ödüller paylaşılacak, bahar gelince Django’nun karısı için arama çalışmaları başlatılacaktır. Ancak bu hiç de kolay olmayacaktır. Çünkü Broomhilda siyahi adamları ölümüne dövüştüren ve onlar üzerinden para kazanan pis bir mülkiyet sahibi Candie’nin elindedir. İkilinin genç kadını kurtarmak için bir planları vardır ama olaylar düşündükleri gibi gelişmeyecektir.

Zincirsiz’de filmin açılışından, oyuncu ve ekip isimleri için kullanılan yazı fontunun tipine, filmin müziğine kadar her yerde Corbucci’nin Django’suna gönderme var. Ancak Tarantino bu göndermelerle sınırlı kalmıyor, filmin pek çok yerinde kullandığı öğelerle Sergio Leone, Sam Peckinpah gibi pek çok ustaya saygı duruşunda bulunuyor. 

Reklamlar